‘Kemalist’ kategorisi için Arşiv

Şapka İnkılabı (25 Kasım 1925)

Perşembe, 14 Ocak 2010

“Bu başlığın adına şapka denir”

Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk 1924 yılında Kastamonu’da yaptığı konuşmasında “Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, yaşayış tarzıyla ve dış görünüşüyle uygar olduğunu göstermek zorundadır” derken, Türkiye Cumhuriyeti’nin rotasını Batı’ya çevirdiğini belli ediyordu ve diyordu ki; “Ayakta ayakkabı ya da fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve doğal olarak başta, güneş gölgeliği olan başlık. Bu başlığın adına şapka denir.”

Türk devrimlerinin amacı, Türk ulusunu geri bırakan kurumları yıkarak yerlerine uygar dünyanın gerekli gördüğü kurumları koymaktır. Zaten Atatürk de devrimlerini “Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve şekilleriyle uygar bir toplum yapmak” olarak tanımlar. (Atatürk Öğrencileri Dergisi s.44)

1925’in olayları gerici kuvvetlerin hala güçlü bir şekilde siperde olduğunu ve Batılılaşmanın gelişmesine ciddi bir direnç gösterebileceğini anlattı. Hilafetin uzaklaştırılması yeterli gelmemişti; daha ileri bir şok- ülkedeki herkesi sarsıp eski düzenin gittiğini ve onun yerine bir yenisinin geldiğini anlatacak travmatik bir darbe- zorunlu idi. Fes, Müslüman özdeşliğinin ve ayrılığının son tabyasıydı. Fes gitmeliydi.(Lewis, s. 265)

“Mustafa Kemal, Türk erkeğinin başındaki fesi bir gericilik olarak görüyordu ve bunu kaldırmaya kesin olarak kararlıydı.Gerçi insanın iç alemi ile ilgisi bulunmayan bu kıyafetin bir devrim kıyafeti haline getirilmesi o günlerde tartışma konusu yapılmış ve bugün bile bu müdahaleyi lüzumsuz sayanlar bulunmuşsa da tarihi gelişme bakımından Türkiye’de şapka giymenin özel anlamı vardı. Şapka, daima yabancı kalabileceğimizi saydığımız Batı aleminin bir sembolü sayılmış ve ulemamız tarafından en açık kafirlik alameti olarak görülmüştü. Bizi Batı aleminden ayıran bu zihniyeti yıkmak lazımdı. Onun için şapka giymek bizde Batı medeniyet ailesine girmenin bir sembolü haline gelmiştir. Dikkate layıktır ki çok büyük bir direnç ile karşılaşacağı sanılan bu harekete bir iki fanatikten gayrı cephe alan olmamıştır. Bunun sebebi Atatürk’ün büyük tarihi otoritesi olmakla beraber, kıyafet bakımından derbeder oluşumuzun ve bundan kendimizin de memnun olmayışımızın rolü vardır. O tarihlerden önce milletimizin yeknesak bir kılık kıyafeti yoktu. İlmiye sınıfı sarık sarar, kadınlar baş örtüsü örter, mektepliler fes giyer, halk külah, fes, kalpak ve bazen da hiçbir şeye benzemeyen bir şeyle başını örterdi. Bunların hiç birisi bu milletin mazisinden gelme değildir. Tarihi gibi sanılan fes, ikinci Mahmut devrinde Tunus’tan ve Yunanlılardan kopya edilmişti. Sarığın rasgele kullanılması onu ilmiye sınıfı için bir giyim olmaktan çıkarmıştı. Başlara konulan şeyin sırtlara giyilenlerle bir ahengi yoktu.Batının giyimini aynen almamak için “İstanbulin” diye bir uzlaşma modası çıkarılmıştı. Velhasıl bu gidişten millet de memnun değildi. Fakat gavurlaşmak tehdidi altında kendi rızası ile şapka giymesi de mümkün değildi. Bu kararı ancak Atatürk çapında bir otorite verebilirdi. (Irmak, s.71)

İlk denemeyi Gazi Çiftliği’nde yaptı

İlk denemeyi kendisi yaptı. Gazi Çiftliği’nde beyaz bir panama şapkası giyerek, traktör üstünde resim çektirdi. Fakat bunu halka nasıl aşılayacak daha doğru bir ifadeyle giyilmesini nasıl zorunlu kılacaktı? Mesele elbette bir şapkanın zorla giydirilmesi değildi. Altında çok daha farklı sebepler mevcuttu. Mustafa Kemal’in, fes ve şapka demek, medeniyet demek olmadığını pek iyi bildiğine şüphe yoktu. Fakat başlık mıhlanan bir kafaya, hiçbir ileri tefekkür ışığı vurmayacağını da bilirdi. Asıl mesele kafanın içindeki batıl inanışları söküp atmakta idi. Bu başlık değil, baş davası idi. 1927 Ekiminde Mustafa Kemal, hareketini şu deyimlerle açıkladı:

“Efendiler, milletimizin başında, cehil, gaflet ve taassubun ve terakki ve temeddün düşmanlığının alameti farikası gibi telakki olunan fesi atarak onun yerine bütün medeni alemce serpuş olarak kullanılan şapkayı giymek ve bu suretle, Türk milletinin, medeni hayatı içtimaiyeden, zihniyet itibariyle de, hiçbir farkı olmadığını göstermek bir lazım idi.”

Hareket, karakteristik bir hız ve etkinlikle yürütüldü. 1925 Ağustosunun son haftasında, Kastamonu’ya ve İnebolu’ya yaptığı bir gezide Mustafa Kemal fese ve hala Anadolu illerinde giyilmekte olan geleneksel kıyafetlere ilk taarruzunu açtı. 28 Ağustosta İnebolu’da bir topluluğa yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Efendiler, Türkiye Cumhuriyeti’ni tesis eden Türk halkı medenidir. Tarihte medenidir hakikatte medenidir. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu isbat ve izhar etmek mecburiyetindedir. Medeniyim diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla medeni olduğunu göstermek mecburiyetindedir. Velhasıl medeniyim diyen Türkiye’nin, hakikaten medeni olan halkı… vaz’ı hariciyesiyle dahi medeni ve mütekamil insanlar olduğunu fiilen göstermeye mecburdurlar. Bu son sözlerimi vazıh izah etmeliyim ki, bütün memleket ve cihan ne demek istediğimi sühuletle anlasın. Bu izahatımı heyeti aliyenize, heyeti umumiyeye bir sualle tevcih etmek istiyorum, soruyorum:

Bizim kıyafetimiz milli midir? (Hayır sadaları)

Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelmilel midir? (Hayır, hayır sadaları).

Size iştirak ediyorum. Tabirimi mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmileldir… Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherle, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu iktisa edeceğiz Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve bittabi bunların mütemmimi olmak üzere başta siperi şemsli serpuş, bunu açık söylemek isterim. Bu serpuşun ismine şapka denir.

Mustafa Kemal iki gün sonra Kastamonu’da şu açıklamayı yapmıştır:

“Mesela karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum (eliyle işaret ederek). Başında fes, fesin üstünde bir yeşil sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu alelacayip kıyafete girip dünyayı kendine güldürür mü?” (Lewis, s. 268)

Atatürk’ün Kastamonu gezisinden Ankara’ya dönüşünde kendisini karşılamaya gelen halkın çoğu şapkalıydı. Ertesi gün Atatürk’ün başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu bir kararla şapka giyilmesini bütün memurlar için zorunlu kıldı.

2 Eylül’de teokrasiye karşı çıkarılan yeni bir kararnameler grubu resmen kabul edilmiş, dini makamlarda bulunmayan kişilerin dini kıyafet veya alamet taşımasını yasakladı ve bütün memurlara “dünyanın uygar uluslarının ortak” kıyafetini, yani Batılı kıyafet ve şapka giymek zorunluluğunu koydu. Önce alelade vatandaşlar istedikleri gibi giyinmekte serbest idi; fakat 25 Kasım 1925’de yeni bir kanun bütün erkekler için şapka giymek zorunluluğunu koydu ve fes giyilmesini cezayı gerektiren bir suç haline getirdi. (Lewis, s.268)

Şapkanın kabulü ile Türk ulusunu medeni uluslardan ayıran şekle ait özelliklerden en önemlisi kaldırılmış oldu.

Fes kadar çarşafa da karşıydı

Bu kanun elbette ki, hemen benimsenmedi. Bu yasanın çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşandı. Bu olayları başlatanlar ve uygulayanlar İstiklal Mahkemeleri’nce cezalandırıldı. Atatürk büyük nutkunda bu günleri şöyle anlatıyor:
“Efendiler, halkımızın başında bilgisizlik, gaflet, bağnazlık, ilerleme ve uygarlaşma düşmanlığının simgesi gibi beliren fesi atarak, onun yerine bütün uygar dünyada başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece Türk ulusunun uygar toplumlardan, düşünce bakımından da hiçbir farkı olmadığını göstermek bir ödev idi. Bunu, ‘Takrir-i Sükun’ düzeninin sağlanması geçerli olduğu zamanda yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama bunda sözü edilen yasanın yürürlükte olması işi kolaylaştırdı denirse, bu çok doğrudur.”(Atatürk Öğrencileri Dergisi s.45)

Diğer ve daha nazik bir konu da, kadın kıyafetiydi. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’daki konuşmasında Mustafa Kemal fes kadar çarşafa da hücum etmişti:

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna mümasil bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mana ve medlulü nedir? Efendiler medeni bir millet anası , millet kızı bu garip şekle, bu vahşi vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal tashihi lazımdır.” (Lewis, s.266)

Atatürk, kılık kıyafetle ilgili düşüncelerinde de yarım Batılılaşmaktan uzak kalmak istemiştir. Ona göre Osmanlı’nın yaptığı gibi yarım Batılılaşma taklitten öteye gidemeyen bir girişimdi. Atatürk bu konudaki görüşlerini TBMM’de yaptığı konuşmasında şöyle dile getirir:

“Taklit suretiyle olan bir ıslahat girişiminin getirdiği karmaşıklık devam etmektedir. Örneğin; kıyafete bakınız: Avrupa kıyafetini aldık. Fakat kötülük, mutluluk, felaket bir milletin anlayış biçimine bağlıdır. Bir milletin mutluluk anlayışı, diğer bir millet için felaket olabilir. Bununla beraber, bir millet mutluluk anlayışına uygun olarak bir şeye ulaşabilmek istiyorsa, inanacağı ve kullanacağı nedenler kendi bünyesinden çıkıyorsa o vakit amaca varabilir. Fakat madem ki o mutluluk diğer millet için felaket olabilir; onun neden ve yöntemlerini kullandığımız zaman gideceğimiz hedef, onun için mutluluk olmasına rağmen kendimiz için felakettir. Evet Avrupa’dan elbise alındı. Faraza bakınız, altında pantolon, üstünde cepken. Üstünde ceket, altında şalvar. Bir türlü hazmedilemedi ve hazmedilmemekte de devam ediyor.”

Osmanlı dönemindeki yarım Batılılaşmayı eleştiren Mustafa Kemal Atatürk, şapka devriminin gerçekleşmesinden sonra da bu endişesini dile getirmiş ve çevresindekilere:

“Arkadaşlar devrimlerimiz henüz yenidir. Dedikleri gibi kökleşip benimsendiği hakkındaki kanaatlerimiz ancak ileride karşılaşacağımız olaylarla tahakkuk edecektir. Fakat şimdi şuna emin olmalısınız ki, bugün başına şapka giyen, sakalını bıyığını tıraş eden, smokin ve frakla cemiyet hayatında yer alanlarımızın çoğunun kafalarının içindeki zihniyet hala sarıklı ve sakallıdır” demiştir. (Atatürk Öğrencileri Dergisi s.46)

Cumhuriyetin 80. yılında halen sarıklı ve sakallı zihniyetlerin ortadan kaldırılamamış olması üzücü ve düşündürücüdür. Seksen yılda gelinen noktada bu zihniyetlere yer olmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin gelişimine engel koymaya çalışan bu zihniyetlere dur demek Atatürk Devrimlerinin bir gereğidir.

Kurtuluş savaşı

Çarşamba, 06 Ocak 2010

Savaş ‘tan önce, kurulan yararlı cemiyetler bir çatı altında toplandı. Buna Kuvayı Milliye hareketi denir. Bu birlikler Anadolu’nun işgali, Osmanlı orduları- nın terhis edilmesi ve İstanbul hükümetinin otoritesini kaybetmesi nedenleriyle kuruldu. Birlikler, düşmanın ilerleyişini yavaşlatmış, meclis toplanana kadar askerlik yapmış ve çıkan ayaklanmaları bastırmışlardır. Ancak halktan zorla para topladıkları ve düşmanı tamamen durduramadıkları için kaldırıldılar.

Atatürk ülkenin ancak Anadolu ‘da yapılacak bir örgütlenmeyle

kurtulabileceğine kesin olarak karar verdikten sonra Samsun ‘a gitmek için yola çıktı. 19 Mayıs 1919 ‘da Samsun ‘a çıktı ve faaliyetlerine başladı. Buradan Amasya ‘ya geçerek Amasya genelgesini yayınlayan Atatürk Osmanlı Devleti- ‘ndeki görevinden de istifa etti.

Amasya Genelgesi

Genelge bağımsızlık hareketinin ilk adımı ve Milli mücadelenin başlangıcı olması nedeniyle çok önemlidir. İlk kez bu genelgede hakimiyet halka verilmiştir ve yurdun tümü bağımsızlık kapsamına alınmıştır. Atatürk Anadolu’da bu genel- geyi yayınlarken, Osmanlı padişahı ve hükümeti Atatürk’ü ve yandaşlarını vatan haini ilan etmişlerdi. Fakat halk asıl vatan haininin kim olduğunu biliyordu. Bu genelgede alınan kararların başlıcaları şunlardır :

1) Vatanın bütünlüğü ve bağımsızlık tehlikededir.

2) Osmanlı hükümeti iyi çalışmamakta ve milleti iyi temsil edememektedir.

3) Milletin geleceğini yine milletin azim ve kararı belirleyecektir.

4) Bağımsızlığın sağlanması için bir heyetin toplanması lazımdır. Bu heyet için illerden üç kişinin Sivas ‘a yollanması gerekmektedir.

Erzurum Kongresi ( 23 Temmuz – 6 Ağustos 1919 )

Kongre halk arasında birliği koruyarak, azınlıkların çalışmalarını etkisizleş- tirmek için toplandı. Burada Amasya genelgesinde alınan kararlar tekrar gözden geçirilerek herkesin görüşü alındı. Bu arada İstanbul hükümeti hâlâ İngiltere’nin himayesine girmek istiyordu. Kongre toplanış yönünden bölgesel , kararları yönünden ise ulusal bir kongredir. Kapitülasyonlara ilk kez burada karşı çıkılmış ve yeni bir devlet kurma fikri ilk kez burada ortaya atılmıştır. Ayrıca kongrede alınan kararların uygulanabilmesi için bir temsil heyeti oluşturuldu.

Sivas Kongresi ( 4 – 11 Eylül 1919 )

Erzurum’dan sonra Sivas ‘ta da bir kongre toplandı. Bu kongrede, Erzurum kongresinde alınan kararlar halka mal edildi ve başka bir ülkenin himayesine girmek kesin olarak reddedildi. Temsil heyetinin artık bütün milleti temsil edeceğine karar verildi. Osmanlı hükümeti bu kongrenin toplanmasına karşı çıktı fakat kongreyi dağıtacak gücünün olmaması nedeniyle bir şey yapamadı ve İngiltere’den yardım istedi. İngiltere bu kongreyi küçük bir ayaklanma olarak gördü ve önemsemeyip yardım etmedi.

Bu sırada Osmanlı Devleti ‘nde hükümet değişikliği oldu. Yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükümeti ve temsil heyeti arasında Amasya ‘da bir görüşme oldu. Gö- rüşme sonucunda ilk kez bir İstanbul hükümeti milli mücadeleyi kabul etmiş oldu.

Misak-ı Milli

Atatürk ‘ün Misak-ı Millide yayınladığı kararlar şöyledir :

· Çoğunluğu Türk olan topraklar vatanın bölünmez bir bütünüdür.

· Boğazların güvenliği sağlanırsa , o bölge dünya ticaretine açılabilir.

· Azınlıklara önceden tanınmış olan fazla haklar kaldırılmalıdır.

· Kapitülasyonlar hiçbir şekilde kabul edilmez.

Bu kararlar sonrasında İtilâf Devletleri 16 Mart 1921 ‘de İstanbul ‘u işgal ettiler. Osmanlı Devleti ve hükümeti de olanları seyretti ve hatta İtilâf Devletleri ‘ni destekledi. Halk çeşitli protestolarla, İtilâf Devletleri’nin subaylarının tutuklanmasıyla ve bunun gibi daha bir çok şekilde işgale tepki gösterdi.

T.B.M.M. ‘nin Açılması ( 23 Nisan 1920 )

Mustafa Kemal ‘in 16 Mart 1921 ‘de yayınladığı bildirge ile yeni seçimler yapıldı. Seçimler sonunda, Mustafa Kemal’in ilkeleri doğrultusunda , yeni meclis dolayısıyla yeni devlet kurulmuş oldu. Meclisin açılmasının ikinci gününde Mustafa Kemal bir önerge yayınladı. Buna göre :

1) T.B.M.M. en üstün güçtür ve yasama , yürütme erklerine sahiptir.

2) Hükümet kurmak mecburidir, meclis başkanı aynı zamanda hükümet başkanı olacaktır.

Bu mecliste farklı düşüncelerin oluşu , meclisin en üstün güç oluşu ve sürekli oluşu meclis için büyük avantaj oluşturmuştur.

T.B.M.M. ‘ye Karşı Yapılan İsyanlar

Anadolu ‘nun işgalinin devlet otoritesini zayıflatması, halkın devletten daha güçlü olmasına neden oldu. İstanbul hükümeti , İngilizlerin ve Yunanlıların da baskısıyla bizzat isyanlar çıkardığı gibi çıkan isyanları da destekledi. Ayrıca Kuvayı Milliye birliklerinin halka kötü davranması, halkın ayaklanmasına neden oldu. Bunların sonucunda ülkenin her yerinde bir çok isyanlar çıktı.

İsyanlar sonunda meclisin yıpranmasına rağmen devlet otoritesi korundu. İtilâf Devletleri ile Osmanlı hükümetinin meclisi yıkma çabaları sonuçsuz kaldı.

Sevr Barış Antlaşması ( 10 Ağustos 1920 )

Bu antlaşmanın asıl sebebi , İtilâf Devletleri ‘nin kendi aralarında Osmanlı Devleti ‘ni paylaşma konusunda çıkan anlaşmazlıktır. İtilâf Devletleri Antlaşma-yı Osmanlı Devleti ‘ne gönderdiklerinde hiç bir itiraz kabul etmeyeceklerdi, zaten Osmanlı padişahının veya hükümetin itiraz etmeye niyetleri yoktu. İşgalciler antlaşmayı bir an önce yapabilmek için Yunanistan’ı destekledi. Yunanlı askerler yurdun içlerine kadar rahatça girdi.

Damat Ferit başkanlığındaki bir heyet bu antlaşmayı imzaladı. T.B.M.M. Sevr antlaşmasını kabul etmediğini ve kabul edenleri vatan haini ilan ettiğini açıkladı. Çünkü bu antlaşma tamamen bağımsızlığı ve vatanın bütünlüğünü engelliyordu ve devleti bir sömürge devleti durumuna düşürüyordu.

Düzenli Orduya Geçiş

Mondros ‘tan sonra Osmanlı orduları terhis edilmişti. Kurulan kuvvetler düşmanı ancak yavaşlatabiliyordu. Batı cephesine getirilen İsmet Paşa 1920 ‘de düzenli orduya geçişi başlattı. İsyanların da bastırılmasından sonra batıda tama- men düzenli orduya geçilmiş oldu. T.B.M.M. işgallerden kurtulmak için üç cephede savaşmıştır :

1-) Doğu Cephesi :

Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeniler’e vaat edilen doğudaki Ermeni devleti fikri Ermeni hareketlerini hızlandırdı. Ermenilerin Oltu’yu işgal etmeleriyle , Türk birlikleri savaş ilan etti. 3 Aralık 1920 ‘de Ermeniler zor durumda kaldı ve barış istedi. İmzalanan Gümrü Antlaşması sonunda Sarıkamış, Kars ve Gümrü geri alındı. Bu antlaşma T.B.M.M.’nin ilk askeri ve siyasi başarısı olduğundan çok önemlidir. Ayrıca bu antlaşmayla Sevr ‘in geçersiz olduğu herkese gösterildi ve bölgedeki askerler batı cephesine gönderildi.

2-) Güney Cephesi :

İngilizler Mondros Antlaşmasına dayanarak Güney Doğu Anadolu ‘yu önce işgal edip sonra Fransızlara bıraktılar. Fransızlar bu bölgedeki Ermenileri Türklere karşı kışkırttı. Fakat yerli halkın Fransızlara ve Ermenilere karşı kahramanca savaşı yabancı askerleri zorladı.12 Şubatta Maraş, 10 Nisanda Urfa ,20 Ekimde Adana, Fransızları yurttan attı. Bu başarılar Fransızların tutumunun yumuşamasını ve işgal ettikleri yerleri terk etmelerini sağladı.

Antalya ve çevresinde bulunan İtalyanlar ile ciddi bir mücadele olmadı. Fransa’nın yenildiğini gören İtalyanlar, korkup yurdu terk etti. Güney cephesin- deki birliklerinde batıya gönderilmesiyle Batı Cephesi güçlenmiştir.

3-) Batı Cephesi :

En uzun ve en kanlı savaşlar, bu cephededir. Cephedeki savaşlar :

1. İNÖNÜ SAVAŞI ve SONUÇLARI ( 6-11 Ocak 1921 )

Sevr ‘den önce Eskişehir’e kadar gelen Yunanistan, Anadolu demiryolları- nın bu önemli noktasını ele geçirmek ve güçlerini ispat etmek istiyordu. Fakat Türklerin gücü hem Yunanlıları püskürttü, hem de bölgedeki ayaklanmaları bastırdı. Savaş sonunda Yunanistan ilk kez geri çekildi, halkın Meclise güveni arttı ve İtilâf Devletleri paniğe kapıldı.

LONDRA KONFERANSI ( 23 Şubat 1921 )

Türkiye’nin başarıları İtilâf Devletleri’ni, Sevr Barışını gözden geçirmeye yöneltti. Amaçları antlaşmada çok az değişiklik yapıp dünya kamuoyunu kandırmaktı.T.B.M.M. bu konferansa katılmazsa , İtilâf Devletleri meclisin savaş taraftarı olduğunu söyleyeceklerdi. T.B.M.M. bu konferansa Misak-ı Milli ‘yi kabul ettirmek için katılıyordu.

Konferansta İstanbul Hükümeti’nin temsilcisi Tevfik Paşa’nın sözü, mille- tin asıl temsilcileri olarak ifade ettiği T.B.M.M. temsilcilerine vermesi İtilâf Devletleri ‘nin plânlarını bozmuş oldu. Konferansın sonunda İtilâf Devletleri arasındaki anlaşmazlıklar belirginleşti ve İtilâf Devletleri T.B.M.M. ‘ni resmen tanıdılar.

MOSKOVA ANTLAŞMASI ( 16 Mart 1921 )

Rusya’da çıkan ihtilâl ile değişen yönetim ve İtilâf Devletleri’nin izlediği politikalar Sovyet Rusya ve T.B.M.M. ‘ni birbirine yakınlaştırdı. Sovyet Rusya bu yakınlaşma ile kendine bir tampon bölge kurmak ve Boğazlar açısından kendini güvene almak istiyordu.T.B.M.M. ise Sovyetlerden savaş araçları ve asker gücü desteği istiyordu. T.B.M.M.’nin kazandığı başarılar Sovyet Rusya-’nın tereddütlerini ortadan kaldırdı ve antlaşma imzalandı. Antlaşmaya göre :

· Taraflardan birinin imzalamadığı bir antlaşmayı diğeri de kabul etmeyecekti. Yani Sovyet Rusya, Sevr Barışını kabul etmediğini resmen açıkladı.

· Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki eski antlaşmalar geçersiz sayılacaktı.

· Sovyet Rusya Misak-ı Milli ‘yi kabul edip Kapitülasyonları geçersiz sayacaktı.

Bu antlaşmayla ilk kez bir batılı devlet, Misak-ı Milli ‘yi kabul etmiş oluyordu. Bu antlaşmadan sonra ayrıca, Misak-ı Milli’yi ilk kabul etmiş olan Afganistan ile dostluk antlaşması yapıldı, İstiklal Marşı ve Teşkilat-ı Esasiye ( ilk T.B.M.M. Anayasası )kabul edildi.

2. İNÖNÜ SAVAŞI ( 23 – 31 Mart 1921 )

Yunanlılar Eskişehir’i alıp İtilâf Devletleri’nin desteğine layık olduğunu ispatlamak istiyordu. Fakat başarılı olamadı ve geri çekilmek zorunda kaldı, geri çekilirken de büyük kayıplar verdi. Mustafa Kemal Eskişehir-Kütahya savaşlarından sonra Türk ordusunu Sakarya ‘nın doğusuna çekti. Gelişmeler ülkede büyük üzüntüye neden oldu, bazıları devlet merkezinin Kayseri ‘ye taşınmasını istedi fakat meclis bunu kabul etmedi. Mustafa Kemal 5 Ağustos 1921 ‘de üç aylık süre ile başkomutan seçildi.

Tekâlif – i Milliye Kararları

Bu kararlar orduyu her yönüyle güçlendirmek amacıyla kabul edilmiştir.Bunlar:

· Kararların yerine getirilebilmesi için her ilde bir komisyon kurulacak.

· 40 yaşına kadar olan erkekler askere alınacak.

· Erkek giyim eşyalarının, yiyeceğin, akaryakıtın ve haberleşme araçlarının %40 ‘ına el konacak.

· Özel araçlar devlet adına kullanılacak.

Sakarya Meydan Savaşı ( 23 Ağustos – 13 Eylül 1921 )

Kütahya-Eskişehir savaşlarının ardından Yunanistan İngiltere’ninde deste- ğini alıp Türk ordusunu tamamen ortadan kaldırmak istiyordu. Yunanlılar 23 Eylül ‘de Türk mevzilerine girdiler. Fakat Türk ordusu 13 Eylül ‘de düşmanı Sakarya doğusuna attı. Savaş sonunda düşmanın taarruz gücü kırıldı.Fransa ile İtalya, Yunanistan’dan desteğini çekti ve Türkiye ile bir an önce barış yapmak istediğini belirtti, İngiltere ile yapılan antlaşma sonucu Malta’daki esirler serbest bırakıldı.

Kars Antlaşması

Rusya’nın arabuluculuğu ile 13 Ekim 1921′de Ermenistan, Gürcistan ve Azarbeycan ile bir dostluk antlaşması yapıldı. Bu antlaşmada bugünkü doğu sınırımız yaklaşık olarak çizilmiş oldu.

Ankara Antlaşması

Fransa ‘nın topraklarımızı terk etmesinden sonra yapıldı. Antlaşmada Türkiye-Suriye sınırı çizilmiş oldu , Fransa Misak-ı Milliyi kabul etmiş oldu.

Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi

Mecliste , bir grup hemen saldırıya geçilmesini istiyordu , Mustafa Kemal ise ordunun savaşa hazır olmadığını düşünüyordu. İngilizler ise bu ordunun bir taarruz yapamayacağını söylüyordu. Mustafa Kemal, Haziran 1922′de saldı- rı kararı aldı ve 26 Ağustosta saldırı başladı. Buna dayanamayan düşman geri çekildi ve ağır bir darbe ile bozguna uğradı.

Mudanya Ateşkes Antlaşması

Türk ordularının Trakya’ya yönelmesi İtilâf Devletlerini endişe- lendirdi. Fakat dünyanın yeni bir savaş istememesi tarafları yeni bir antlaşma yapmaya sevketti. Mudanya’da yapılan görüşmelere İtalya, İngiltere, Fransa ve Türkiye katıldı. Antlaşmada Trakya’nın on beş gün içinde boşaltılması, kesin barışa kadar bölgede Türk askeri bulundurulması, boğazların idaresinin Türkiye’ye bırakılması ve kesin barıştan sonra İstanbul’daki İngiliz güçlerinin geri çekilmesi konuları karara bağlandı. Antlaşma ile Türkiye’nin savaş dönemi bitti, Trakya savaş yapılmadan kurtarıldı, boğazların idaresi Türklere verildi. Osmanlı devleti hukuken sona erdi.

Lozan Barış Antlaşması

Görüşmelere 20 Kasım 1922 de Lozan’da başlandı. Burada kapitülasyon- ların kaldırılması, Osmanlı dış borçları ile Irak sınırının belirlenmesinde ilerleme sağlanamayınca görüşmeler kesildi. 23 Nisan 1923 de tekrar başlayan görüşmeler sırasında İtilâf Devletleri biraz daha yumuşak davrandı. 24 Temmuz 1923 de kesin barış sağlandı.

a) Yunanistan sınırı Mudanya’da belirlenen şekli ile kalacak.

b) Irak sınırı İngiltere ile yapılan bir antlaşma ile belli olacak.

c) Kapitülasyonlar tamamen kaldırılacak.

d) Yunanistan Karaağaç’ı Türkiye’ye verecek.

e) Boğazlar askerden arındırılacak, geçişlerin kontrolü için Türkiye başkan- lığında bir komisyon kurulacak.

f) Dış borçlar, Osmanlı Devletinden bağımsızlığını ilan eden devletlerle Türkiye arasında paylaştırılacak.

g) İtalya, elindeki Ege adaları üzerindeki egemenliğini sürdürecek.

h) Azınlıkların elindeki ayrıcalıklar alınacak.

i) Antlaşma onaylandıktan altı hafta sonra, İtilâf Devletleri İstanbul’u boşaltacak.

Bu antlaşma ile Misak-ı Milli tüm dünya tarafından kabul edildi ve Türkiye diğer devletlerle eşit haklara sahip oldu. Antlaşma sonunda Boğazlar ile ilgili kararlar milli hakimiyet ve bağımsızlığı sınırladı. Osmanlı Devleti ‘de tarih oldu.

Türk dil kurumu

Salı, 05 Ocak 2010

Türk Dil Kurumu

Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932′de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun “Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lenguistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın” adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934′te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936′daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur. Türk Dil Kurumu başlangıçtan beri çalışmalarını iki ana eksen üzerinde yürütmüştür:
1. Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak;
2. Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak.
Atatürk’ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlanmış; 1940′larda yayın hayatına çıkabilen Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır. Daha sonra birçok cilt hâlinde ortaya çıkacak olan Tarama ve Derleme Sözlüğü‘yle ilgili çalışmalar da Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Tarama Sözlüğü, 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerinin taranmasıyla; Derleme Sözlüğü, Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelerin derlenmesiyle oluşturulmuş büyük sözlüklerdir. Çağdaş Türkçenin grameri, sözlüğü, imlâsı ve terimleriyle ilgili çalışmalar da Atatürk tarafından ilgiyle izlenmiştir.
Türk Dil Kurumunun kuruluşuyla birlikte çağdaş Türkçede çok hızlı bir arılaştırma akımı da başlamıştır. Bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 güzüne kadar sürmüş; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu olmuş ve özellikle 1960′tan sonra Türk Dil Kurumu bu akımın öncülüğünü yapmaya devam etmiştir. 1980′den sonra tartışmalar durulmuş, bilimsel çalışmalar hız kazanmıştır.
Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır. Bu miras bugün Türkiye’nin en büyük bankalarından biri olan Türkiye İş Bankası sermayesinin %28,9′unu oluşturmaktadır.
Türk Dil Kurumunun yapısıyla ilgili ilk önemli değişiklik 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda yapılmıştır. Atatürk’ün sağlığında Millî Eğitim Bakanının Kurum başkanı olmasını sağlayan tüzük maddesi 1951′de değiştirilmiş; böylece Kurumun devletle bağlantısı koparılmıştır. İkinci önemli yapı değişikliği 1982-1983 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 1982′de kabul edilen ve şu anda da yürürlükte olan Anayasa ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, bir Anayasa kuruluşu olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınmış; böylece devletle olan bağlar yeniden ve daha güçlü olarak kurulmuştur.
Atatürk, 1 Kasım 1936′da Türkiye Büyük Millet Meclisinin V. dönem 2. yasama yılını açış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun geleceği ile ilgili dileklerini şu sözlerle dile getirmişti:

Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddî ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. (Alkışlar)Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddî Türk tarih belgeleri, dünya kültür tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim.

Atatürk’ün bu dileği dikkate alınarak her iki kurum da böylece akademik bir yapıya kavuşturulmuştur.
Bugün Türk Dil Kurumu, 20′si Yüksek Öğretim Kurumu; 20′si Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 asıl üyeye sahiptir. Üyelerin büyük çoğunluğu Türk üniversitelerinde çalışan Türkologlardır. Başbakanın önerisiyle Cumhurbaşkanınca tayin edilen Kurum Başkanı ve 40 asıl üye Bilim Kurulunu oluşturur. Kurumun bilimsel çalışmaları bu kurul tarafından plânlandığı gibi yönetim işlerini üstlenen Yürütme Kurulu ile bilimsel çalışmaları yürüten Kol ve Komisyonların üyeleri de bu kurul tarafından seçilir.
Bilimsel çalışmaları yürüten kollar şunlardır:

1. Sözlük Bilim ve Uygulama Kolu

2. Gramer Bilim ve Uygulama Kolu
3. Dil Bilimi Bilim ve Uygulama Kolu
4. Terim Bilim ve Uygulama Kolu
5. Ağız Araştırmaları Bilim ve Uygulama Kolu
6. Kaynak Eserler Bilim ve Uygulama Kolu

Türkiye Türkçesinin çağdaş sözlüğünü sürekli geliştirerek yayımlayan ve Genel Ağ ortamında sürekli güncelleyen Türk Dil Kurumu, İmlâ Kılavuzu‘nu 2000 yılında yayımlamış olup, 2004 yılında İlköğretim Okulları için İmlâ Kılavuzu’ nu yayımlamıştır. 1998 yılı içinde 9. baskısı çıkmış olan Türkçe Sözlük‘te 75.000 civarında kelime yer almıştır.
Son dönemde, yılda 30-40 bilimsel eseri yayın dünyasına kazandıran Türk Dil Kurumunun üç süreli yayını da bulunmaktadır. Güncel dil konularını ve geniş kitlenin anlayacağı dilde yazılmış araştırmaları içine alan Türk Dili dergisi ayda bir yayımlanmaktadır. Altı ayda bir yayımlanan Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi; Kazak, Kırgız, Tatar vb. Türk topluluklarının dil ve edebiyatlarıyla ilgili araştırmalara yer verir. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten ise tamamen bilimsel araştırmaları içine alır ve yılda bir sayı yayımlanır.
Türk Dil Kurumunda şu anda, üç proje yürütülmektedir:

1. Türklük Bilimi (Türkoloji) Alanında Yabancıların Eserlerinin Türkçeye Çevrilmesi Projesi
2. Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması Projesi
3. Mühendislik Terimleri Sözlüğü Projesi

Kurumun biten projeleri ise şunlardır:

1. Türkiye Türkçesi Sözlükleri Projesi
2. Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri ve Şiveleri Sözlüğü ve Grameri Saha Araştırması Projesi
3. Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri Grameri Projesi
4. Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların Albümü Projesi

Türk Dil Kurumu 800′e ulaşan yayını, 40 Bilim Kurulu üyesi, 17 uzmanı, 56 çalışanı ve zengin bir araştırma kütüphanesiyle Türkiye’nin saygın bilim kuruluşlarından biri olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Çanakkale Destanı

Salı, 05 Ocak 2010

ÇANAKKALE SAVAŞLARININ MANA VE EHEMMİYETİ

“Çanakkale Savaşları, Türk Savaş Tarihi’nin bir harp safhası ya da Birinci Dünya Savaşı’nın yalnız bir parçası değil; o başlıbaşına dünyayı dize getiren ve dünyanın en güçlü ordularını Çanakkale Boğazı’ndan geçirmeyen “muazzam bir olay veya dünya tarihinin dönüm noktalarından biri”dir.”
“Bu bakımdan Çanakkale Savaşlan’nın ehemmiyeti ve azameti zamana bağlı kalmadan gelecek nesle “Tarihî -Askerî -İçtimaî -Ahlâkî -Ekonomik ve Siyasî bakımdan mütemadiyen bir inceleme zemini olacaktır. Çünkü o, bütün cihan tarihi içinde cereyan eden yedi büyük olaydan ikincisidir. Bin yıllık Anadolu tarihimizin içinde ise 100′den fazla kazandığımız zaferlerin en büyüğüdür.”
Çanakkale geçilebilseydi bugün siz ve ben yoktuk. Buna göre ülkemizin gerçek sahipleri Çanakkale Kahramanlaradır. Orada, Mustafa Kemal vardı. Seyit Onbaşı \e Yahya Çavuşlar vardı. Bigalı Mehmet Çavuş da oradaydı. Harputlu Ömer Çavuş, Ödemişli Ömer Onbaşı hep oradaydı. Dünya askerlik tarihinde benzerleri hiç olmayan 27. ve 57. şehit Alaylar vardı. Mevzilerde kendisi nöbet tutup, erlerini istirahat ettiren Binbaşı arif Beyler vardı. Yetiş ya Muhammed, vatanımız elden gidiyor diye feryat eden ve en önde nara atarak İngilizleri kovalayan Binbaşı Lütfü Beyler orada idi.
işte şunu unutmayalım ki, bugünkü bağımsızlığımızda onların hakkı vardır. Başka bir ifadeyle inanılması güç ve hissedilmesi imkânsız zorluklara rağmen Kendilerini feda ederek şimdi üzerinde oturduğumuz bu ülkeyi savundular, \orudular, bizi yetim ve vatansız bırakmadılar.
Bu kahramanlar Trablusgarp Savaşı başından İstiklâl Savaşı sonuna kadar; Çanakkale’den Bakü’ye, Galiçya’dan Arabistan çöllerine kadar tam 10 yıl ve 10 cephede vuruştular. 70.000 esirimizden 60.000′inin mezarları bile bilinmiyor. Yalnız Çanakkale siperlerinde 250 Bin gencimiz kaldı. 19 Mayıs 1915 günü Arıburnu Savaşlarında 6.5 saat gibi kısa bir zamanda 10 Bin kayıp verdik. 2000′i İstanbul Tıp Fakültesi öğrencileri idi. Fakülte 1916-1921 yılları arası 5 yıl mezun veremedi. 22 Milyonluk Türkiye 13 Milyona indi.
Anadolu’da yaşayan her üç kadından biri dul kaldı. Her üç hanesinin birinden bir kişi Çanakkale’ye gelip ya şehit oldular ya gazi. Yalnız Çorum ilimizden 4.400 şehidimiz Çanakkale siperlerinde kaldı.
Türk Milleti, 1000 yıldır içten ve dıştan gelen son derece ağır tehdit ve terör olaylarına karşı samimiyetle hürriyet, barış ve tevhit inancı için seve seve kanını sebil etmiş ve sayısız şehit vermiştir. Yani Tevhit, Hürriyet ve İstiklâl uğruna en çok şehit veren millet; Türk Ulusu olmuştur. Onun için İstiklâl Marşı şairimiz, Türk Vatanı için; “Toprağı sıksan şüheda fışkıracak”, “Bastığın yerleri toprak diyerek basma, tanı. Düşün altında binlerce kefensiz yatanı” ifadeleri bu tarihî gerçeğin mübalağasız tespitinden ibarettir.
“Hülasa bu müdafaa üç mucize yaratmıştır: Hali kurtardı / Maziye azametini iade etti / Anadolu’da, 9 asırlık mevkiinde sükût etmek üzere iken onu kaldırdı. Onlar, denizden gelen çelik, ateş ve insan sellerine İngilizlerin asla tahmin edemeyecekleri bir inatla pervasızca direndiler, ölümden ötesini ararcasına dövüşerek Türk Milletinin adını destanlaştırdılar. Başka bir ifadeyle iman ve vatan sevgisiyle dolu göğüslerini düşman zırhlı ve askerlerine gerip, arzuladıklarına kavuştular. Yani fennin, en son buluşları ile havadan yağdırılan kızgın çelik ve ateş sağanağını iman ve cesaret dolu göğüslerinde söndürdüler.”
Kısacası Çanakkale’de doğulusu ve batılısıyla düşmana karşı el ve gönül birliği içinde karşı koyan aziz milletimiz; bugün tezgâhlanan bu oyunların da farkındadır. Bu fitneleri de zararsız hale getirecek güç ve azimdedir. Bunda kimsenin şüphesi olmamalıdır ve bu böylece bilinmelidir.

Atatürk kronolojisi

Pazartesi, 04 Ocak 2010
ATATÜRK KRONOLOJİSİ

1881: Selanik’te doğdu.
1893: Askeri Rüştiye’ye girdi ve Kemal adını aldı.
1895: Selanik Askeri Rüştiyesi’ni bitirdi, Manastır Askeri İdadisi’ne girdi.
1899 Mart 13: İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
1902 Harp Akademisi’ne girdi ve burada gazete çıkardı.
1905 Ocak 11: Harp Akademisi’ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam’a 5. Ordu’nun 30. Süvari Alayı’nda staj yapmak için atandı.
1906 Ekim: Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’ni kurdu. Şam’da topçu stajını yaptı ve Kolağası oldu.
1908 Temmuz 23: Meşrutiyet’in ilan edilmesi için çalışmaları.
1909 Mart 31: 31 Mart ihtilalinde Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak çalıştı.
1911 Eylül 13: Mustafa Kemal, İstanbul’a Genelkurmay’a naklen atandı.
1911 Kasım 27: Mustafa Kemal, Binbaşılığa yükseldi.
1912 Ocak 9: Mustafa Kemal, Trablusgarp’ta Tobruk saldırısını yönetti.
1913 Ekim 27: Mustafa Kemal, Sofya Ateşemiliterliği’ne atandı.
1914 Mart 1: Mustafa Kemal, Yarbaylığa yükseltildi.
1915 Şubat 2: Mustafa Kemal, Tekirdağı’nda 19. Tümeni kurdu.
1915 Şubat 25: Mustafa Kemal’in Maydos’a gidişi.
1915 Nisan 25: Mustafa Kemal, Arıburnu’nda İtilaf Devletleri’ne karşı koydu.
1915 Haziran 1: Mustafa Kemal’in Albaylığa yükselişi.
1915 Ağustos 9: Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığı’na atandı.
1915 Ağustos 10: Mustafa Kemal, Anafartalar’dan düşmanı geri attı.
1916 Nisan 1: Mustafa Kemal’in Tuğgeneralliğe yükselişi.
1916 Ağustos 6: Mustafa Kemal, Bitlis ve Muş’u düşman elinden kurtardı.
1917 Eylül 20: Mustafa Kemal, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
1917 Ekim: Mustafa Kemal, İstanbul’a döndü.
1918 Ekim 26: Mustafa Kemal, Halep’in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu. 1918 Ekim 30: Mondros Mütarekesi’nin imzalanması.
1918 Ekim 31: Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’na atanması.
1918 Kasım 13: Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’nın kaldırılması ve Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönüşü. 1919Nisan 30: Mustafa Kemal’in Erzurum’da bulunan 9. Ordu Müfettişliği’ne atanması.
1919 Mayıs 15: İzmir’e Yunan’lıların asker çıkarması.
1919 Mayıs 16: Mustafa Kemal, Bandırma vapuruyla İstanbul’dan ayrıldı.
1919 Mayıs 19: Mustafa Kemal, Samsun’a çıktı.
1919 Haziran 15: Mustafa Kemal, 3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
1919 Haziran 21: Mustafa Kemal, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi’ne çağırdı.
1919 Temmuz 8 / 9: Mustafa Kemal, askerlikten çekildi. (Saat: 20:50)
1919 Temmuz 23:Mustafa Kemal’in başkanlığı altında Erzurum Kongresi’nin toplanması ve bir Temsil Kurulu seçerek dağılması. (7 Ağustos 1919)
1919 Eylül 4: Mustafa Kemal’in başkanlığı altında Sivas Kongresi’nin toplanması ve 11 Eylül’de sona ermesi.
1919 Eylül 11: Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Heyet Temsiliyesi Başkanlığı’na saçildi.
1919 Ekim 22: Amasya Protokolü’nün imzalanması.
1919 Kasım 7: Mustafa Kemal, Erzurum’dan milletvekili seçildi.
1919Aralık 27: Mustafa Kemal, Heyeti Temsiliye’yle birlikte Ankara’ya geldi.
1920 Mart 20: İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından ele geçirilmesi, Mustafa Kemal’in protestosu, Ankara’da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.
1920 Mart 18: İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ın son toplantısı.
1920 Mart 19: Mustafa Kemal tarafından Ankara’da üstün yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulunulması.
1920 Nisan 23: Mustafa Kemal, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı.
1920 Nisan 24: Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
1920Mayıs 5: Mustafa Kemal’in başkanlığında ilk Hükümet’in toplantısı.
1920 Mayıs 11: Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
1920Mayıs 24: Mustafa Kemal’in cezası Padişah tarafından onaylandı.
1920 Ağustos 10: Osmanlı İmparatorluğu delegeleriyle İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması’nın imzalanması.
1920 Ocak 9 / 10: Birinci İnönü Savaşı.
1921 Ocak 20: İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nun esas maddelerinin kabulü.
1921 Mart 30 / Nisan 1: İkinci İnönü Savaşı.
1921 Mayıs 10: Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi’nde Anadola ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu’nun kurulması ve Mustafa Kemal’in Grup Başkanlığı’na seçilmesi.
1921 Ağustos 5: Mustafa Kemal’e Başkumandanlık görevinin verilmesi.
1921 Ağustus 22: Mustafa Kemal’in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı’nın başlaması.
1921 Eylül 13: Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılması.
1921 Eylül 19: Mustafa Kemal’e Mareşallik rütbesinin verilmesi ve Mustafa Kemal’in Gazi ünvanını alması.
1922Ağustos 26: Gazi Mustafa Kemal’in Kocatepe’den Büyük Taarruz’u yönetmesi.
1922 Ağustos 30: Gazi Mustafa Kemal’in Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Savaşı’nı kazanması.
1922 Eylül 1: Gazi Mustafa Kemal’in: “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri !” emrini vermesi.
1922 Eylül 9: Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesi.
1922 Eylül 10: Gazi Mustafa Kemal’in İzmir’e gelişi.
1922 Ekim 11: Mudanya Mütarekesi’nin imzalanması.
1922 Kasım 1: Gazi Mustafa Kemal’in önerisi üzerine saltanatın kaldırılması.
1922 Kasım 17: Vahdettin’in bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan kaçması.
1923 Ocak 29: Gazi Mustafa Kemal’in Latife Hanım’la evlenmesi.
1923 Temmuz 24: Lozan Antlaşması’nın imzalanması.
1923 Ağustos 9: Gazi Mustafa Kemal’in Halk Fırkası’nı kurması.
1923 Ağustos 11: Gazi Mustafa Kemal’in 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na seçilmesi.
1923 Ekim 29: Cumhuriyet’in ilan edilmesi.
1923 Ekim 29: Gazi Mustafa Kemal’in ilk Cumhurbaşkanı olması.
1924 Mart 1: Gazi Mustafa Kemal’in Büyük Millet Meclisi’nde Halifeliği kaldırması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu söylemesi.
1924 Mart 3: Hilafetin kaldırılması, öğrenimin birleştirilmesi, Şer’iyeve Evkaf Vekaletiyle (Bakanlığıyla), Erkanıharbiyei Umumiye Vekaletinin kaldırılması hakkındaki yasaların Büyük Millet Meclisi’nce kabul edilmesi.
1924 Nisan 20:Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu’nun kabul edilmesi.
1925 Şubat 17: Aşarın kaldırılması.
1925 Ağustos 24: Gazi Mustafa Kemal’in ilk defa Kastamonu’da şapka giymesi.
1925 Kasım 25: Şapka Kanunu’nun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesi.
1925 Kasım 30: Tekkelerin kapatılması hakkındaki kanunun kabulü.
1925 Aralık 26: Uluslararası takvim ve saatin kabulü.
1926 Şubat 17: Türk Medeni Kanunu’nun kabulü.
1927 Temmuz 1: Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı sıfatı ile ilk kez İstanbul’a gitmesi.
1927 Ekim 15 / 20:Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı’nda tarihi Büyük Nutku’nu söylemesi.
1927 Kasım 1: Gazi Mustafa Kemal’in 2. Kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1928 Ağustos 9: Gazi Mustafa Kemal’in Sarayburnu’nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi.
1928 Kasım 3: Türk Harfleri Kanunu’nun Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilmesi.
1931 Nisan 15: Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu’nun kurulması.
1931 Mayıs 4: Gazi Mustafa Kemal’in 3.kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1932 Temmuz 12: Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu’nun kurulması.
1933 Ekim 29: Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in 10. Yıldönümünde tarihi nutkunu söylemesi.
1934 Kasım 24: Gazi Mustafa Kemal’e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanununun kabul edilmesi.
1935 Mart 1: Atatürk’ün 4. kez Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesi.
1937 Mayıs 1: Atatürk’ün çiftliklerini Hazine’ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi’ne bağışlaması. 1938 Mart 31: Atatürk’ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin ilk resmi duyurusu.
1938 Eylül 15: Atatürk’ün vasiyetnamesini yazması.
1938 Ekim 16: Atatürk’ün hastalık durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlanması.
1938 Kasım 10: Atatürk’ün ölümü. (Perşembe, saat: 09.05)
1938 Kasım 11: İstanbul Şehir Meclisi’nin olağanüstü toplantı yapması. Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsunun indirilerek yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı’nın çekilmesi.
1938 Kasım 12: Atatürk’ün ölümü dolayısıyla, Yüksek Öğretim gençliğinin Üniversite Konferans Salonu’nda toplanması.
1938 Kasım 13: Gençliğin Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’i koruyacaklarına ant içmeleri.
1938 Kasım 14: Büyük Millet Meclisi çok hazin bir toplantı yaptı.
1938 Kasım 15: Hükümet Atatürk’ün Ankara’da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
1938 Kasım 16: İstanbul’lular Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’ndaki katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar saygı ve üzüntü içinde son görevlerini yaptılar.
1938 Kasım 19: Büyük bir törenle, Atatürk’ün Dolmabahçe’den alınan yüce cenazesi, önce Sarayburnu’na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü.Yavuz zırhlısıyla İzmit’e kadar götürülen tabut, oradan Ankara’ya yolcu edildi.
1938 Kasım 20:Atatürk’ün sevgilinaşı Ankara’ya ulaştı ve Ankara’da Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara’lılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
1938 Kasım 21: Atatürk’ün cenazesinin Etnoğrafya Müzesi’ndeki Geçici Kabre konulması.
1938 Kasım 25: Atatürk’ün vasiyetnamesinin açılması.
1938 Aralık 26: Atatürk’ün “Ebedi Şef” sanıyla anılmasının kabul edilmesi.
1953 Kasım 4: Atatürk’ün Geçici Kabri’nin açılması.
1953 Kasım 10: Atatürk’ün cenazesinin Anıt-Kabir’e nakledilmesi.

İstiklal Marşının 10 kıtası, İstiklal marşı sesli okunuşu

Pazartesi, 04 Ocak 2010

İşte istiklal marşımızın 10 kıtası:

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal…
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
‘Medeniyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri ‘toprak!’ diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk’a tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif ERSOY

Bu da ses dosyası hali:

YüKLEME ADRESi: http://www.4shared.com/file/46632480/424…marsi.html

Ata ya önerilen soyadları

Salı, 15 Aralık 2009
mustafa kemal etel : attila’nın adının orijinal söylenişidir. büyük nehir manasına gelir.

mustafa kemal etil : attila’nın adının orijinal söylenişidir. büyük nehir manasına gelir.

mustafa kemal etealp : altay dilinde büyük kahraman anlamına geldiği için adaylığa uygun bulunmuştur.

mustafa kemal arız : türk büyüğü alp arızdan esinlenerek önerilmiştir.

mustafa kemal ulaş : bir türk büyüğü olan ulaş oğlu şakir kazandan esinlenerek önerilmiştir.

mustafa kemal yazır : bir türk büyüğü olan yağlıkçı oğlu yazırdan esinlenerek önerilmiştir.

mustafa kemal emen : bir türk büyüğü olan uçan oğlu emen beyden esinlenerek önerilmiştir.

mustafa kemal çogaş : ulaş oğlu şakir kazanın bir unvanı olması hasebiyle önerilmiştir.

mustafa kemal salış : eski türkçede güneş, ışık anlamına geldiği için önerilmiştir.

mustafa kemal begit : eski türkçede sağlam, kâvi anlamına geldiği için önerilmiştir.

mustafa kemal ergin : eski türkçede aydın anlamına geldiği düşüncesiyle önerilmiştir.

mustafa kemal tokuş : bir türk büyüğü olan ertokuş beyden esinlenerek önerilmiştir.

mustafa kemal beşe : eski türkçede seçkin anlamına geldiği düşüncesiyle önerilmiştir.

saffet arıkan’da bu listeye türkata ve türkatası soyadlarını eklemiştir.

Çankaya’da yapılan toplantıda liste okunduktan sonra Mustafa Kemal Paşa orada bulunan Naim Hazım Onat’a: “siz ne dersiniz?” diye sormuş Onat da şu cevabı vermiştir: “Türkata ve Türkatası kelimeleri gerek yazılışta gerek söylenişte bana biraz tuhaf geliyor. arkadaşlar, biliyorsunuz tarihimizde Atabey unvanı vardır. anlamı da askerlikte müşavir, hoca demektir. bu ünvanı taşıyan bir çok Türk büyüğü vardır. biz de Türk’e her alanda atalık etmiş, Türklüğü kurtarmış, istiklaline kavuşturmuş olan büyük gazi’mize Atatürk diyelim. bu bana şivemize da daha munis, daha uygun gibi geliyor.”

bunun üzerine gazi, Atatürk soyadını benimsemiştir.